Archive for the ‘Kanser’ Category
Safra Yollarının Malign Tümörleri
Kolanjiokarsinom safra yolu epitelinden gelişir ve intrahepatik veya ekstrahepatik safra ağacının herhangi bir yerinde görülebilir. Kolanjiokarsinom nadir bir tümör olup prognozu kötüdür. Otopside safra yolları Ca rastlama insidansı % 0,3’dür. Safra yolu taşlarının oluşumunda bir rolü olup olmadığı hakkında bir delil yoktur. Sklerozan kolanjit ile tümör arasındaki ilişki hala iyi tarif edilememiştir. Bu tümörler nadir metaztaz yapan, yavaş büyüyen tümörler olmasına rağmen hepatik arter, portal ven gibi yapılara yakınlığı nedeni ile rezeksiyon şansı düşüktür.
Kolanjiokarsinom üç kısımda incelenebilir: intrahepatik, ekstrahepatik üst 1/3 (Hiler), ekstrahepatik alt 1/3. Bu basit ve güncel sınıflandırma anatomik dağılım ile korelasyon göstermektedir. Bu lezyonların takriben 2/3 ü proksimal kanallarda ve sıkça sağ ve sol ana hepatik kanalların ayrım yerinde (Klatskin tümörü) lokalize olurlar. Tümörler genellikle küçüktür, fakat kanalın bütün katlarını tutarak skiröz yapıda büyürler ve kanal tıkanıklığına sebep olurlar. Proksimal lezyonlar genellikle hepatik parankimaya doğru genişlerler. Nadiren, ampulla Vateri karsinomlarında olduğu gibi polipoid yapıda olurlar ve daha iyi bir prognoz gösterirler.
Duktal lezyonlar adenokarsinom tipindedir. Tümörlerin çoğu iyi diferansiyedir ve belirgin fibrozis ile birlikte bulunurlar. Perinöral tutulum sık görülür. Bu nedenle intraoperatif frozen section genellikle zordur. Karaciğer ve rejyonel lenf bezleri en sık metastaz yaptıkları alanlardır. Operasyon sırasında % 50 oranında metastaz yapmış oluğu tespit edilir. Bazı vakalarda multisentrik duktal tümörler bildirilmiştir.
Görülme yaşı 60′lı yaşlardır. Erkekler kadınlardan çok daha fazla etkilenir. Kolanjiokarsinom primer sklerozan kolanjit, koledok kistleri, ve bazı parazitik enfeksiyonlarla birlikte olabilir.
Tanı: Sarılık, kilo kaybı, ve ağrı en sık rastlanan semptomlardır. Sarılıktan sonra genellikle kaşıntı başlar. Hastaların tamamında iştah kaybı ile birlikte belirgin kilo kaybı bulunur. Hastaların yarısında karın ağrısı bulunur. Tıkanıklık nedeniyle oluşan kolanjit bulunabilir.
Tıkanma sarılığına uyan laboratuar bulguları mevcuttur: Billirubin ve alkalen fosfataz yüksekliği ve transaminazlarda hafif yükselme. Yükselmiş CEA seviyeleri safrada tespit edilebilir.
Ultrasonografi: Safra kanalındaki kitleyi, safra kanal dilatasyonunu ve tümörün karaciğer içindeki yayılımını göstermektedir. Duplex sonografi aynı zamanda kitlenin damarsal yapılar ile ilişkisini göstermektedir. Bazı yayınlarda ultrasonografi ile portal ven ile olan ilişkinin % 80 oranında doğru olarak tespit edildiği belirtilmektedir.
Tomografi: Kitlenin tespitinde ve karaciğer ile olan ilişkisinin tespitinde faydalı olmaktadır.
İnce iğne aspirasyon Byopsisi: Özellikle intrahepatik ve perihiler kolanjiokarsinomlarda faydalıdır. Ultrasonografi, tomografi veya PTK eşliğinde sitolojik bypsi yapılabilir. Olguların % 75′inde doğru tanı saptanabilir.
ERCP: Alt 1/3 safra yolu tümörlerinde faydalıdır. Preoperatif hazırlık açısından pankreas başı tümörleri ile bir farklılık bulunmamaktadır.
PTC: İzole intrahepatik safra yolları dilatasyonu mevcudiyetinde faydalıdır.
Anjiografi: Tümörün arterial ve portal yapılar ile olan ilişkisini göstermektedir. Ancak günümüzde dublex sonografi ve CT-portografi bu tetkikin yerini almaktadır.
Safra yollarının Benign Tümörleri
Oldukça nadirdir. Benign tümörlerin çoğu safra yolu epitelinden gelişen adenomlardır. Polipoid yapıdadır ve nadiren 2 cm.den büyüktür. Sıklıkla ampulla vateriye yakın kısımlarda yerleşir. Daha az sıklıklada koledoğa yerleşir.
Olguların çoğu aralıklı gelişen sarılık ve sağ üst kadranda ağrı ile karşımıza çıkar. İntraoperatif kolanjiografi, koledokoskopi ve ultrasonografi ile lezyon tespit edilebilir. Ampulla yakınındaki lezyonlar endoskopi ile görülebilir. Bazı otörlere göre prekanseröz bir lezyon olabileceği konusunda görüşler vardır.
Tedavide safra duvarı ile birlikte lezyonun total olarak rezeksiyonu önerilmektedir. Polip küretajı yapılan olgularda yüksek oranda nüks geliştiği bildirilmektedir. Ampulla civarında gelişmiş lezyonlarda transduodenal papillotomi veya geniş lokal eksizyon yapılabilir.
KANSER SEMPTOMLARI
Capasius sağ kolon büyüklüğü ve gaita içeriğinin sıvı doğası nedeniyle kolay şekilde tıkanmaz, bu yüzden bu alanın tümörleri, kramp ve genişleme gibi obstrüksyon semptomlarına sebep olmadan çok büyük bir boyuta kadar ulaşabilirler.
Bunlar daha çok, sebebi bilinmeyen anemi ile gelirler. Gaita guaiac testine göre pozitiftir ve bunun sebebi, tümörün ülserleşmiş yüzeyinden kanın sızmasıdır. Guaiac testi pozitif olan hastalar, sigmoidoskopi ve baryum enema ile veya kolonkopi ile erken evre kolon kanserinin tespiti için taranmak zorundadırlar. Diğer taraftan, sol kolon sendromu, daha tipik olarak tıkanıklık sebeplerinden birisidir. Bunun sebebi de çapın küçülmüş olması ve sol taraftaki lezyonların genelde görülen napkin halkası tıkayıcı özellikleri nedeniyledir. İlave olarak, kolonun bu kısmında gaita katıdır. En az hastaların %50’si kabızlığa sahiptirler ve eğer bu kabızlık yeni gelişmiş ve ilerlemekte ise özellikle önemlidir.
Sağ kolon karsinomu ağrısı genellikle epigastrik veya periumblikal alanda hissedilir ve sol kolon ağrıları her iki alt kadranlara gider.
Rektal karsinom kendini en sık olarak defekasyonu engellemek şeklinde gösterir. Kanlı gaita sıktır ve defekasyon sırasındaki subjektif algılama değişiklikleri nadir değildir.
Kolon karsinomu için tek iyileştirici tedavi cerrahi çıkarılmasıdır. Eğer tümör, rektumu örten periton yansımasının üzerinde ve eğer kolon dışı tutulum yoksa, tümör, barsak devamlılığının tekrar sağlanması ile cerrahi olarak çıkarılabilir. Eğer tümör periton yansımasının yakınında veya aşağısında ise, bazen tüm rektumun ve anüsün çıkarılması ve geri kalan kolonun karın duvarı üzerine ağızlaştırılması (kolostomi) gerekebilir.
KANSER
ABD’de kolon ve rektum kanseri tüm malignensilerin %15’ini oluşturur ve yıllık olarak tespit edilen 100.000’in üzerinde yeni vaka ile sıklığını arttırmaktadır. ABD’de malign hastalıklara bağlı ölümlerde akciğer kanserlerinden sonra ikinci en sık ölüm nedenidir.
Akciğer ve mide kanserlerinden farklı olarak, özellikle erken tanı yapılabilirse, kolon kanserleri şifa açısından iyi bir sona sahiptirler. Kolon kanserleri 45 yaş altında nadirdir; yeni tanı konulanların ortalama %80’i 55 yaşın üzerinde hastalardır. Sebebi bilinmemektedir ve karsinojenlerle olan mutlak ilişki hakkında büyük bir centroversy deal’i vardır.
Speculation’lar, az kalıntılı besinler, yüksek yağ ve yüksek beef diyetler, bakteriyel toksinler ve ağız yoluyla alınan veya safra asitleri gibi maddelerin metabolik yıkımı sonucu oluşan karsinojenler nedeniyle gelişen ve uzamış uzamış geçiş zamanları ve stazı içerir. Kolon kanserlerinin genetikleri anlaşılmaya başlamıştır. Kolon kanserlerinin %1’i , adenematoz polipozis koliye (APC veya ailevi polipozis) sebep olan bir gen mutasyonu ile birliktedir. Kalıtsal nonpolipozis kolon kanseri (kolon kanserlerinin %5-10’u), birçok DNA tamir genindeki kalıtsal mutasyonlar ile birliktedir.
Bu kanserler sıklıkla sağ kolonda gelişirler ve ailelerde birçok mide, uterus ve over kanserleri vakası vardır. Kolon kanserlerinin %50’si, artmış bir kalıtımsal kolon adenomu (APC dekinden daha az miktarda polip vardır) geliştirme eğilimi ile birlikte gibi görünmektedir; bu faulty geni tespit edilmemiştir.
Parmakla rektum muayenesi ve fleksibl sigmoidoskopi, bu kanserlerin %60’ının tanısını koyacaktır. Eğer tümör lenfatiklere ve kan damarlarına yayılmadan önce teşhis edilebilirse, hasta mükemmel bir kür şansına sahiptir.
Eğer mevcut olan teşhi metodları daha etkili bir şekilde doktorlar tarafından kullanılabilirse, mevcut mortalite önemli oranda azaltılabilir şekilde tanı erken ve iyi bir şekilde konabilir. Aslında , cerrahi anındaki hastalık evresinde yıllardır çok az bir değişiklik olmuştur; ortalama %40’ı barsak duvarına lokalizedir ve serozanın arkasına yayılmaz ve şifa için en yüksek potansiyele sahiptir. Yıllar içinde, operasyon sonrası prognozda çok az bir iyileşme olmuştur. Adenokarsinom, ve komşu yapılara invazyon ile yayılır. Sonra lenfatiklere, yerel lenf nodlarına ve venlere girer ki tümör hücreleri bunlar yolu ile uzak noktalara taşınırlar.(metastazlar) Patologlar, kolorektal karsinomlar için bir evreleme sistemi geliştirmişlerdir. Evre A tümörler mukozaya sınırlıdır. Evre B2 tümörler, basak duvarına yayılmışken, evre B1 tümörler muskularis propria içine yayılmış ancak arkasına taşmamıştır. Evre C tümörler yerel lenf nodlarına metastaz yapmıştır. 5 yıllık sağkalım, tek başına cerrahi sonrasında, evre A için %80, evre B1 için %65 ve evre C için %30 dur. Ümitvarız ki, kan pozitif vakaların kolonoskopisinden sonra gaitada gizli kan için tarama, lokalize evrede tanısı konan kanser vakalarının sayısını arttıracaktır.
Sol ve sağ yarı kolonların karsinomları distinet şekilde farklı yaşam hikayelerine sahiptirler.
Fitoöstrojenler ve Meme Kanseri
Diyetin kanser gelişiminde önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Göğüs kanseri, fitoöstrojenlerin etkilerinin araştırıldığı kanser türleri arasında en çok çalışılan kanser türüdür. Çalışmaların bir kısmı fitoöstrojenleri göğüs kanseri riskini azaltan bileşikler olarak gösterirken, bir kısmı bu bileşiklerin gögüs kanseri gelişimini uyararak, riski artırdığını göstermektedir. Fitoöstrojenlerin göğüs kanserine karşı koruyucu olabileceği düşüncesinin ilk dayanağı epidemiyolojik çalışmalardır. Batılı toplumlarda kadınlarda en sık görülen ve insidansı hızla artan kanser türü olan göğüs kanserinin, Asya ülkelerinde görülme sıklığı Birleşmiş Milletlerdekinin sadece ¼’ü kadardır, İkinci dayanak tamoksifen’in göğüs kanseri tedavisinde başarı ile kullanılmasıdır. Tamoksifen antiöstrojen etki göstererek, hipotalamusa etki eder, LH ve FSH düzeylerini azaltır. Eğer fitoöstrojenler de antiöstrojenik özellik göstererek bu mekanizmayı sağlıyorsa, doğal bir koruyuculuk oluşturur diye düşünülmektedir. Sıklıkla bahsedilen diğer bir hipotez de, fitoöstrojenlerin menstrual siklusu uzatarak ve yaşam boyu maruz kalınan östrojen düzeyini azaltarak kadınları hormona bağlı kanserlerden koruduğudur. Uzun menstrual siklus, luteal fazda östrojene maruz kalma süresini kısaltarak göğüs kanseri riskini azaltabilir. Batıda menstrual siklus 26-28 gün sürerken; Asya’da bu sürenin 32 gün kadar olduğu bilinmektedir
Soya isoflavonları diyetin bir komponenti olarak meme ve prostat Ca’yı azaltmasından ötürü büyük ilgi görmektedir. Hayvan çalışmaları ve hücre kültür verileri isoflavonların antikanser etkilerini desteklemesine rağmen, bu koruyucu etkileri destekleyen insan çalışmaları kısıtlıdır. Genistein, antioksidan özelliği olan bir fitoöstrojendir ve karsinogenezde hedef dokusu östrojen ve androjen sinyal yolu üzerindendir. Genisteinin ayrıca anjiogenez ve metastaz inhibisyonu da yaptığı gösterilmiştir. Meme Ca risk faktörleri içerisinde steroid hormon düzeyleri ve menstrüel siklus uzunluğu da yer almaktadır. Japon kadınların kan ve idrarında Batılı kadınlara göre daha yüksek isoflavon düzeyi saptanmış ve buna bağlı olarak menstrüel siklusun anlamlı şekilde uzadığı gözlenmiştir. Mamaryan epitelyal hücrelerin steroid hormonlarına maruz kaldığı süre ne kadar uzun ise, meme Ca riski de o kadar fazla olmaktadır. Özellikle siklusun luteal fazında mamaryan hücreler daha fazla proliferasyona uğradığından, kadın hayatı boyunca menstrüel siklus uzunluğundaki değişiklikler meme dokusu için önemlidir. Özellikle siklus uzadığında foliküler faz luteal fazdan daha fazla uzadığı için risk daha az olmaktadır. Fitoöstrojenlerin hormona bağlı kanserleri total östrojene maruz kalınan süreyi kısaltarak azalttığı düşünülmektedir. Buna rağmen iki yeni çalışma sonucu birtakım endişeler ortaya çıkmıştır. Premenopozal kadınlarda 60 mg/gün soya içeren gıdalar (45 mg isoflavon) tüketildiğinde, memede epitel hücrelerinin sayısında artış, soya protein ürünleri (38 mg/gün) tüketildiğinde ise, memede sıvı sekresyonunda ve hiperplastik hücrelerde artış saptanmıştır. Bu iki çalışma da artmış hücre proliferasyonu ile ilgili olup bu izole gözlemler, fitoöstrojenden zengin diyetle beslenenlerde (her ne kadar bu görüş epidemiyolojik verilerle uyumlu olmasa da) tümör gelişim riskinin arttığı endişesini yaymıştır. Soya isoflavonlar ile ilgili olarak gerçekte kabul edilen tek hipotez, soya ürünlerinin özellikle yaşamın ilk yıllarında, pubertede kullanımı ile meme kanserine karşı koruyucu olduğu şeklindedir. Japon kadınlarının da meme kanserine daha az yakalanmasının nedeni, belki de yaşamın ilk yıllarından beri protein ihtiyaçlarını soya ürünlerinden temin etmeleridir. Genistein desteğinin meme kanseri insidansı üzerindeki etkisini gösteren, insanlar üzerinde yapılmış klinik bir çalışma mevcut olmamakla birlikte, 45 mg/gün isoflavon tüketiminin menstrüel siklus değişikliğine yol açarak, kanseri riskini azaltabileceği düşünülmektedir. Ancak yine de hasta güvenliği açısından bu tür preparatların östrojene bağlı tümörü olan hastalara verilmesi kontrendikedir. Soya tüketiminin yüksek olduğu Hong Kong ve Singapur’da, meme kanseri oranı düşüktür(1-2-5)
Sonuç olarak fitoöstrojenlerin göğüs kanserine etkisi ile ilgili çelişkili verilerden dolayı, göğüs kanserinden korunmak veya tedavi etmek için fitoöstrojen alımı ile ilgili öneriler yapmak henüz mümkün değildir. Bu noktada bilinenler, fitoöstrojenlerin doza, dokuya ve kullanılan fitoöstrojen türüne göre farklı davranabildikleri; düşük konsantrasyonda alımlarının göğüs tümörlerinin klinik veya subklinik büyümesini artırabildiği ve olası östrojenik mekanizmayı kullanarak tamoksifenin antitümör etkisini antagonize edebildiği, yüksek konsantrasyonda alımlarının ise göğüs tümörlerinin büyümesini baskılayabildiği ile sınırlıdır. Fitoöstrojenlerin yüksek dozda tablet formda alımlarının göğüs kanserine karşı koruyucu veya güvenilir olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur; ancak fitoöstrojenin kaynağı olan besinlerin tüketilmesi kadınlarda yararlı etkiler oluşturabilir. Etki mekanizmaları aydınlatılamadığı sürece, fitoöstrojenlerin göğüs kanserine karşı koruyucu bileşikler olduğu söylenemez ve tedavide kullanılamaz. Bu konuda uzun dönemli insan çalışmalarının yapılarak bu noktaların aydınlatılması ve önerilerin bu sonuçlar doğrultusunda verilmesi gerekmektedir (2).
Kanseri Yenmek
KADINLAR KENDİLERİNİ NASIL MUAYENE ETMELİDİR ?
Erken teşhis için her kadının ayın belirli bir günü kendisini muayene etmesi gerekir. Her ay düzenli olarak kendisini muayene eden bir kadın, memesinde ortaya çıkan bir kitleyi çok daha erken fark eder.
Kadınlara kendilerini muayene etmesini öğreten çeşitli kitap ve broşürler var. Fakat bu çoğunlukla yetersiz kalmaktadır. Meme muayenesini öğreten silikon meme kiti ve video filmleri bulunmaktadır. Vakfımızda meme muayenesi eğitimi, bu araçlar ile seminerler şeklinde verilmektedir.
MUAYENE SIRASINDA FARK EDİLEBİLECEK DEĞİŞİKLİKLER NELERDİR?
Aşağıda değişiklikler fark edildiğinde, gecikmeden bir hekime baş vurulmalıdır:
Memede iki haftadan uzun süre ele gelen sertlik veya kitle,
Meme derisinde kalınlaşma, şişme, renk değişikliği,
Meme başında kalınlaşma, kızarıklık veya yara olması,
Memede veya meme başında içeri doğru çekinti olması,
Memenin şeklinde değişiklik,
Meme başlarının pozisyonlarında değişiklik,
Meme başında ortaya çıkan akıntı.
MAMOGRAFİ NEDİR ?
Mamografi, düşük dozda çekilen bir meme rontgen filmidir. Memede, muayene ile saptanamayacak kadar küçük anormalliklerin tespit edilmesi amacı ile çekilir. Mamografinin gerçek değeri budur. Çünkü, bu sayede, hastalık muayene ile tespit edilebilecek safhadan önce saptanır. Bu nedenle kesin hayat kurtarıcıdır. Kırk yaşını geçen kadınlar her yıl veya iki yılda bir mamografi çektirmeli ve her yıl uzman bir hekime meme muayenesi olmalıdır. Elli yaşını geçen kadınlar ise her yıl mamografi çektirmeli ve hekime muayene olmalıdır.
MAMOGRAFİ NE ZAMAN ÇEKTİRİLİR ?
Mamografi çekilirken meme, iki tabaka arasında birkaç saniye hafifçe sıkıştırılır. Bu nedenle memelerin en az hassas olduğu zamanda mamografi çekilmesi, özellikle memeleri hassas kadınlara önerilmektedir. Adet bitimini takip eden hafta, memelerin hassasiyetinin en az olduğu zamandır. Ayrıca adet bitimini takip eden hafta, hormonal nedenlerle memelerin şişliği en alt düzeydedir ve bu sırada daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Bu sebeplerden dolayı herhangi özel bir durum olmadıkça, mamografi çekiminin, adetin bitimini takip eden haftada yapılması önerilmektedir.
MAMOGRAFİ ÇEKTİRMEYE GİDERKEN NELERE DİKKAT ETMELİ ?
Mamografi çekilirken belden yukarısı çıplaktır. Bu nedenle çekime gelirken iki parça elbise giyilmesi önerilir. Bu sayede çekim sırasında belden üstü kolaylıkla çıkartılabilir. Filmi etkileyebileceğinden, koltuk altlarına deodorant, talk pudrası, losyon gibi şeyler sürülmemelidir.
MEMEDE BİR KİTLE TESPİT EDİLDİĞİNDE NE YAPILMALI?
Memede bir kitle tespit edilince bunun kanser mi, yoksa başka bir hastalık mı olduğu araştırılmalıdır. Şunu önemle vurgulamak gerekir ki, memede saptanan her kitle kanser değildir. Bu nedenle, memede şüpheli bir kitle saptanınca, hemen korkup telaşlanmaya ve paniğe kapılmaya gerek yoktur. Memede bir kitle saptandığında, bir hekime başvurarak daha ileri tetkiklerin yapılması gereklidir.
MEME KANSERİ NASIL TEDAVİ EDİLİR ?
Son yıllarda meme kanseri tedavisinde oldukça önemli gelişmeler olmuştur. Bir çok tedavi olanakları ortaya çıkmıştır. Bu olanaklar, önemli ölçüde, hastalığın saptandığı safhaya göre değişir. Hastalık ne kadar erken safhada saptanırsa tedavi olanağı ve seçeneği o kadar fazla olmaktadır.
Meme kanseri tedavisi, günümüzde, uzmanlardan oluşan ekiplerce yapılmaktadır. Böyle bir ekip içinde cerrah, onkolog, radyasyon onkoloğu, radyolog, patolog, psikolog, plastik cerrah, fizyoterapist gibi, tıbbın değişik dallarından bir araya gelmiş ve özellikle çalışma alanları meme kanseri üzerinde yoğunlaşmış hekimler bulunur.
MEME AMELİYATLARI NELERDİR ?
Günümüzde meme kanserinin tedavisinde, cerrahi girişimin birkaç farklı uygulaması vardır. Bu uygulamalar temel olarak, memenin alınmadan korunmasına yönelik olanlar ve memenin tümünün çıkartılmasına yönelik olanlar olarak iki ana gruba ayrılmaktadır. Bunlara ek olarak da, alınan memenin yerine, plastik cerrahi teknikler ile yeniden meme rekonstrüksiyonu yapılması ameliyatları vardır
KEMOTERAPİ NEDİR ?
Kanser hücrelerini öldürücü ilaçlarla yapılan tedavidir. Bu ilaçlar ağızdan veya damardan verildikten sonra tüm vücuda yayılır. Genellikle, aynı anda birkaç ilaç birlikte verildiğinde daha etkili olduklarından, değişik kombinasyonlar halinde verilirler. Kemoterapi, belirli bir süre verilir ve sonra ara verilir. Bu aralarda hastanın kendisini toparlaması sağlanır. Daha sonra tekrar bir süre ilaç verildikten sonra ara verilir.
Bazı olgularda lokal olarak yapılan cerrahi tedaviye ek olarak, ilaç tedavisi de eklemek gerekebilir. Hastalarda cerrahi tedavi sonrası yapılan tetkiklerde, herhangi bir bölgede kanser kalmamış olsa bile, koruyucu önlem olarak bir süre ilaç tedavisi yapılabilir. Bu tedaviye adjuan kemoterapi denir.
HORMON TEDAVİSİ NEDİR ?
Bazı meme kanseri hücreleri, içerdikleri hormon reseptörleri (algılayıcıları) aracılığı ile dişilik hormonu olan östrojene duyarlı olabilir. Yani, östrojen hormonu bu kanser hücrelerinin büyümelerine ve artmalarına neden olabilir. Hormon tedavisinde amaç, bu şekilde östrojen reseptörü içeren ve bu hormona duyarlı olan kanser tiplerinde, östrojen etkisinin ortadan kaldırarak kanserin gelişmesinin önlenmesidir. Bu amaçla günümüzde kullanılan ilaç, tamoxifendir. Tamoxifen tedavisi, genellikle en az iki yıl ve en fazla beş yıl sürmektedir.
IŞIN TEDAVİSİ (RADYOTERAPİ) NEDİR?
Işın tedavisi, meme bölgesine ve koltuk altına uygulanarak, cerrahi girişimden sonra kalma olasılığı olan kanser hücrelerinin öldürülmesini sağlamak amacı ile yapılır. Bu tedavinin de, diğer tedaviler gibi bazı yan etkileri vardır. Bu tedaviyi gören kadınların çoğu halsizlikten yakınırlar. Memede şişme ve ağırlık hissi ortaya çıkabilir. Bu yan etki yaklaşık bir yılda kendiliğinden kaybolur. Tedavi edilen bölgedeki deri, güneş yanığı rengini alabilir. Bu da yaklaşık bir yıl içinde azalır.
ERKEKLERDE DE MEME KANSERİ GÖRÜLÜR MÜ ?
Kadınlara kıyasla daha az görülmekle birlikte, erkeklerde de meme kanseri görülebilir. Her 100 meme kanserinden birisi erkeklerde görülür. 1993-1997 yılları arasında, erkeklerde görülen meme kanseri oranı % 50 artış göstermiştir. Bu nedenle erkeklerin de bu konuda duyarlı olmaları gereklidir.
DÜNYADA MEME KANSERİ GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?
Meme kanseri bir çok ülkede, kadınların en korkulu sağlık sorunu olma özelliğini taşımaktadır. Günümüzde ABD’ de, sekiz kadından birisi meme kanserine yakalanmaktadır. Bu oran Avrupa ülkelerinde on kadında birdir. Meme kanseri ile ilgili sayıları şu şekilde sıralayabiliriz;
1950-1970 yılları arasında ABD’ de, 1milyon kadın meme kanseri nedeni ile hayatını kaybetti. Bu sayı ABD’nin 2. Dünya savaşı, Kore ve Vietnam savaşlarında kaybettiği insan sayısından fazladır. 1998 yılında Avrupa’da 1 milyon kadın, meme kanserin nedeni ile tedavi görmektedir. 2000 yılında dünyada 1 milyon kadına, yeni meme kanseri tanısı konacaktır. Dünyada her 11 dakikada 1 kadın, meme kanseri nedeni ile hayatını kaybediyor. Dünyada her 3 dakikada 1 kadına, yeni meme kanseri tanısı konuyor.
TÜRKİYEDE MEME KANSERİ GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?
Türkiye’ de sağlıklı bir istatistik bulunmuyor. Gerek beslenme, gerekse iklim açısından, ülkemiz şartlarına yakın sayabileceğimiz bir Akdeniz ülkesi olan İtalya istatistiklerini ülkemize uyguladığımızda, Türkiye’ de her yıl 30 bin kadın meme kanserine yakalanmaktadır.
Sayılar soyut kavramlar oldukları için fazla bir anlam taşımayabilir. Fakat bir an durup düşünürsek, yakın çevremizde, akraba ve dostlarımız arasında, bu sorun ile karşılaşmış birkaç tanıdığımızı, mutlaka anımsayacağız. Sorunun hiç de sandığımız kadar bizden uzak olmadığını, güç de olsa kabul etmeliyiz.
DÜNYADA MEME KANSERİ ARTIŞ GÖSTERİYOR MU?
Hastalığın diğer bir özelliği de, görülme sıklığının artıyor olmasıdır. Kırk yıl önce 1960 yıllarında, ABD’ de yirmi kadından birisinde meme kanseri görülürken, günümüzde sekiz kadından birisinde meme kanseri görülmektedir. Hastalığın gösterdiği bu artış, tüm gelişmiş batı ülkelerinde izlenmektedir. Meme kanseri görülme oranı artış göstermekle birlikte, teknolojik gelişme ve erken tanı olanaklarının artmasına bağlı olarak, meme kanseri ölüm oranı aynı kalmıştır, artmamıştır.
MEME KANSERİNDEN ÖLÜM ORANI YÜKSELİYOR MU?
Batı ülkelerinde sivil toplum örgütlerinin çalışmaları ve hükümetlerin sağlık politikaları sonucu, meme kanseri ile ilgili toplum bilinci oldukça yüksek seviyede gelişmiştir. Bunun sonucu erken tanı olanakları yaygın olarak kullanıldığı için, meme kanserine bağlı ölüm oranı düşük kalmaktadır.
Türkiye’ de ise, bu konudaki toplum bilinci yeterince gelişmemiştir. Erken tanı olanakları yetersizdir. Bu olumsuzlukların sonucu, Türk kadını meme kanseri konusunda çağdaş erken tanı olanaklarından mahrum olduğu için, tanı çok geç konulmaktadır. Hastaların büyük bir çoğunda, ilk tanı sırasında çok geç kalındığı için,uygulanacak tedavi seçenekleri fazla olmamaktadır.
MEME KANSERİ TOPLU TARAMASI NASIL YAPILIR ?
Mamografi, memenin rontgen filminin çekilerek, kanserin erken dönemde saptanmasına yardımcı olan bir yöntemdir. Bu yöntem ile, toplumda belirli bir yaşın üstündeki tüm kadınların meme filmi çekilerek, meme kanseri erken safhada yakalanmaya çalışılır. Bu şekilde toplumda meme kanseri taramasının yapılabildiği mamografiye, tarama mamografisi denir.
Tarama mamografisi, dünyada en yaygın kullanılan meme kanseri erken tanı yöntemidir. Amerikan Kanser Enstitüsü, 40 yaş üzerindeki her kadının, yılda bir defa mamografi çektirmesini ve uzman bir hekim tarafından muayene edilmesini önermektedir. Türkiye’de gelişmiş teknolojik donanımlı mamografi merkezlerinin sayısı sınırlıdır. Bu aygıtların kalibrasyonu düzenli olarak yapılmamaktadır. Filmi çeken teknisyenlerin eğitim düzeyleri yeterli değildir. Bu filmi okuyup değerlendiren bir radyoloji uzmanın deneyimli olabilmesi için, yılda en az 8 bin mamografi filmini değerlendiriyor olması gereklidir. Türkiye’de tüm bu özellikleri taşıyan tanı merkezi sayısı oldukça azdır.
MEME KANSERİ TEDAVİSİNİ KİM YAPAR?
Meme kanserinin tedavisi, günümüzde multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Hastanın ilk ameliyatını yapan cerrah, ilaç tedavisini uygulayan onkolog, ışın tedavisini uygulayan radyasyon onkoloğu, teshisin konulmasında kilit rol alan patolog ve plastik cerrah mutlaka bir ekip çalışması içinde birlikte hastayı ele almalı ve hastanın tedavisini birlikte planlamalıdır. Bu hekimler meme kanseri konusunda yeterince bilgili ve uzmanlaşmış olmalıdır. Alınan memenin yerine, rekonstrüksiyon yapılarak hastaların bedensel kayıplarının en aza indirilmesi, çağdaş meme kanseri tedavisinin ayrılmaz parçasıdır. Bu nedenle plastik ve rekonstrüktif cerrahi, bu ekip içinde yerini almalıdır. Ameliyat sonrası erken dönemde kol ve omuz hareketlerinin kazanılmasında, geç dönemde kolun şişmesi şeklinde seyreden lenfödem tedavisinin yapılmasında, fizik tedavi ve rehabilitasyonun önemi çok büyüktür. Meme kanseri sadece hastayı değil, çevresindeki insanları da psikolojik olarak önemli ölçüde etkileyen bir sosyal bir sorundur. Böyle bir ekip içinde psikolojik desteği sağlayan psikoloğun bulunması, mutlaka gereklidir. Hastaların hemen tümü büyük bir bilgi açlığı içindedir. Özellikle beslenme konusunda kendileri yeterince bilgilendirilmemektedir. Ekip içinde bulunan bir diyet ve beslenme uzmanı, bu açığı kapatacaktır. Bu ekiplerin birlikte çalıştığı meme poliklinikleri, gelişmiş ülkelerin çoğunda vardır. Yapılan bilimsel araştırmalar, meme kanseri hastalarının, bu konuda uzmanlaşmış kliniklerde tedavi görmeleri ile, çok daha başarılı sonuçların alındığını göstermiştir.
MEME PROTEZİ NEDİR?
Meme ameliyatı olmuş ve plastik rekonstrüksiyon yapılmamış kadınlar, beden görümlerini korumak amacı ile protez meme kullanmaktadır. Batı ülkelerinde bu konuda eğitimli protez hemşireleri, hastanın ölçülerini almakta ve uygun protezin seçimine yardımcı olmaktadır. Bu hizmet, eğitim ve deneyim gerektirmektedir. Ülkemizde bu protezlerin satışı, sıradan satış elemanlarınca yapılmakta ve ülke alım gücünün çok üzerinde ücret istenmektedir. Uygun bir organizasyonla, bu sorun çözülebilir ve ücret üçte bire düşürülebilir. Bu sayede hizmet toplumun tüm kesimlerine yayılabilir.
Kanserden Ne Zaman Şüphelenmelisiniz?
MEME KANSERİ RİSKİ AZALTILABİLİR Mİ ?
Egzersiz: Yoğun egzersiz ve jimnastik yapan kadınlarda meme kanseri riskinin azaldığı gözlenmiştir. Bu nedenle, tüm kadınlara önerilmektedir. Beslenme:Meme kanseri ile beslenmenin önemli ilişkisi vardır. Sebze ve meyveden zengin beslenme, ağır yağlı yiyeceklerden uzak durulması önerilmektedir. Günlük gıda alımına C vitamini, betakaroten gibi antioksidanların eklenmesinin koruyucu etkisi olduğu ileri sürülmektedir.
Kısaca,
şişmanlığın azaltılması,
alkol alınıyorsa bırakılması.
Hafif egzersiz yapılması(haftada 4 saat tempolu yürüyüş),
Sebze ve meyvenin bol tüketilmesi,
gibi basit önlemler ile meme kanseri riski % 30-40 oranında azaltılabilmektedir.
MEME KANSERİ ÖNLENEBİLİR Mİ ?
Henüz meme kanserini kesin önleyen bir yöntem henüz yoktur. Günümüzde bilinen tek yöntem, erken tanıdır. Erken tanı sayesinde, meme kanserinin getirdiği sorunlar büyük oranda çözülebilmektedir. Bu sayede hastalığın toplumda yaptığı hasar en aza indirilebilir, yaşam süresi ve kalitesi önemli ölçüde arttırılabilir.
Erken teşhis için bilinen en iyi ve etkili çözüm, kadınların risk durumlarına göre belirlenmiş olan muayene ve tetkik protokollarının uygulamasıdır.
MEME KANSERİ NASIL ERKEN TESPİT EDİLEBİLİR ?
Meme kanserinde erken teşhis yöntemleri, hastanın taşıdığı risk faktörlerine göre değişmektedir. Bu risk faktörlerinin arasında en başta yaş gelmektedir. Daha genç yaşlarda ortaya çıkabilmesine rağmen, ilerleyen yaş gruplarında bu risk artmaktadır. Bu nedenle ilerleyen yaş gruplarında erken teşhis için alınması gereken önlemler, daha erken yaş gruplarına göre farklılık göstermektedir.
Yirmi yaş üzerindeki kadınlar, her ayın belirli bir döneminde kendi kendilerini muayene etmelidirler. Bu muayene sırasında meme dokusunda farklılık olup olmadığı araştırılır. Eğer bir değişiklik tespit edilirse derhal bir hekime baş vurulmalıdır. Bir değişiklik saptanmasa bile, üç yılda bir kez hekim tarafından muayene edilmelidirler.
Kırk yaşına gelen kadınların, kendi yaptıkları periyodik muayeneye ek olarak her yıl bir kez hekim tarafından muayene edilmeleri gereklidir. Ayrıca her yıl veya iki yıl ara ile mamogrofiyi çektirmeleri gereklidir.
Elli yaşından sonra, kadınlar kendilerinin periyodik muayenelerine ve her yıl bir defa hekim muayenesine devam etmeli ve mamografi dediğimiz meme filmini her yıl çektirmelidir. ![]()
Meme Kanseri Nedir?
Yaşamı boyunca kadının memesinde bir sertlik fark etmesi ya da ağrı gelişmesi sık rastlan bir durumdur. Memede fark edilen sertliklerin, kitlelerin ve değişikliklerin büyük bir çoğunluğu kanser değildir. Eğer kanserse bile meme kanseri, en kolay taranabilen ve erken teşhisi hayat kurtaran bir kanser türüdür.
MEME KANSERİ NEDİR ?
Meme, süt bezleri ve burada üretilen sütü meme başına taşıyan kanallardan oluşur. Bu süt bezleri ve kanalları döşeyen hücrelerin, yukarıda tanımladığımız şekilde, kontrol dışı olarak çoğalmaları ve vücudun çeşitli yerlerine giderek çoğalmaya devam etmelerine meme kanseri denir.
MEME KANSERİ RİSK FAKTÖRLERİ NEDİR ?
Bazı özellikleri taşıyan kadınlarda, meme kanserinin daha sık görüldüğünü biliyoruz. Bu özelliklere risk faktörleri diyoruz. Bu risk faktörlerini taşıyan kişilerin mutlaka meme kanserine yakalanacakları söylenemez. Sadece, bu faktörleri taşımayanlara göre, daha fazla meme kanserine yakalanma olasılıkları olduğunu biliyoruz. Bu faktörleri taşımayan kişiler de meme kanserine yakalanabilirler. Meme kanserine yakalanan kadınların yarısı, bu risk faktörlerini hiç taşımamaktadır. Bu nedenle, risk faktörlerinin taşımayan kişiler de olağan kontrollerini yaptırmalıdırlar.
Meme kanserine yakalanma riskini artıran faktörleri kısaca şu şekilde sayabiliriz;
Yaş: İleri yaş önemli bir risk faktörüdür. Yeni meme kanseri tanısı konan kadınların % 70’i, 50 yaş üzerindedir. Diğer bir deyimle, yaşı 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, yaşı 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazladır. Bu nedenle, 50 yaş üzerindeki her kadın, mutlaka yılda bir defa hekime baş vurarak muayene olmalı ve mamografi dediğimiz meme filmini çektirmelidir.
Kişisel meme kanseri hikayesi: Daha önce meme kanseri geçirmiş ve tedavi olmuş kadınlarda, diğer memede kansere gelişme olasılığı normal kadınlara göre 3-4 kat daha fazladır.
Ailede meme kanseri hikayesi: Aile yakınları arasında meme kanserine yakalanmış kadınların, meme kanserine yakalanma olasılığı, diğer kadınlara göre daha fazladır. Örneğin, kız kardeşi veya annesi meme kanserine yakalanan bir kadının, meme kanserine yakalanma riski, diğer kadınlardan 2- 5 kat daha fazladır. Bu kadınlar daha sık ve dikkatli izlenmelidir. Bu şekilde sorunları olan kadınlar, meme kanseri genetik danışmanlığının yapıldığı kliniklere baş vurarak risklerini hesaplattırmaları gerekir. Eğer aile geçiş riski yüksek bulunursa, genetik testi yaptırmalıdırlar. Vakfımız polikliniğinde bu hizmet verilmektedir.
Daha önce meme biopsisi yapılmış olması: Memede bir kitle nedeni ile biopsi yapılmış ve iyi huylu bir tümör saptanmış olabilir. Bazı kanser olmayan iyi huylu tümörlerin bulunması, kanser gelişme riskini değişik oranlarda artırabilmektedir. Bu, tümörün hücresel yapısına göre değişir. Örneğin, yapılan bir biopside, çıkartılan kitlenin patolojik incelemesi sonucu atipik hiperplazi tanısı konmuş kadınlarda ( bu tamamen iyi huylu bir tümördür), meme kanseri gelişme oranı normal kadınlara göre daha fazladır.
Fertil çağ süresi: Adet görmeye erken başlanması, menepoza geç girilmesi, fertil cağı uzatmaktadır. Bu sırada kadın daha uzun süre östrojen hormonu etkisi altında kalmakta, meme kanseri gelişme riski artmaktadır. Erken menopoza giren kadınlarda hormon tedavisi yapılmıyor ise, meme kanseri riski önemli ölçüde azalmaktadır. Elli yaşından sonra adet görmeye devam eden kadınlarda, meme kanserine yakalanma riski az da olsa artmaktadır.
Doğurganlık hikayesi: İlk çocuğu doğurma yaşı önemlidir. İlk çocuğunu 30 yaşından sonra doğuran kadınlarda meme kanseri görülme oranı 20 yaşından önce doğuranlara göre 2 kat fazladır. Hiç çocuk doğurmayan kadınlarda risk hafif yükselmektedir
Sosyoekonomik seviyenin yüksekliği: Varlıklı, sosyoekonomik düzeyi yüksek olan kadınlarda, meme kanseri görülme oranı daha fazladır. Bu ailelerin kızları daha iyi beslendikleri için daha erken gelişmekte ve erken yaşta adet görmeye başlamaktadır. Ayrıca bu çocuklar büyüdükleri zaman eğitim ve iş nedeni ile daha geç evlenmekte ve daha geç çocuk sahibi olmaktadırlar. Bu nedenlere bağlı olarak fertil çağın erken başlaması, geç doğurma gibi nedenler sebep olarak sayılabilir. Ayrıca bunların dışında başka faktörler de rol almaktadır.
Östrojen hormonu tedavisi görenler: Menopoz nedeni ile uzun süre östrojen tedavisi ( 10 yıldan fazla) gören kadınlarda, meme kanseri oranı artmaktadır. Fakat, hormon tedavisi almayan kadınlarda da, kalp hastalıklarında ve osteoporoz gibi sorunlarda artış ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, menopoz yakınmalarının azaltılması amacı ile, östrojen verilmesi önerilebilir fakat, mutlaka bir hekim kontrolu altında yapılmalıdır.
Doğum kontrol hapı kullanılması: Bu konuda farklı görüşler olmakla birlikte hafif bir risk artışı olduğu ileri sürülmektedir. On yıl önce doğum kontrol hapını bırakmış olan kadınlarda ise, bu risk tamamen ortadan kalkmaktadır.
Alkol kullanılması: Fazla alkol alan kadınlarda, almayan kadınlara göre risk nispeten artmaktadır. Günde 3 bardak yüksek dereceli alkol içen bir kadının meme kanserine yakalanma riski, hiç içmeyen kadına göre 2 kat daha fazladır. Alkol alımının günde bir kadeh ile sınırlandırılması önerilmektedir.
Sigara: Sigaranın kesin bir etkisi gösterilememiştir. Fakat, genel sağlığı etkilediğinden dolayı bırakılması önerilmektedir. Şişmanlık ve yağlı beslenme: Bazı çalışmalarda şişmanlığın, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda meme kanserine yakalanma riskini artırdığı gözlenmiştir. Özellikle, doymuş yağların fazla bulunduğu yağlı et gibi yemekler ve yağlı süt ürünlerinin fazla alınmasının bu riski artırdığı ileri sürülmüştür.